fek


yeksenyedi'nin nisan yirmibiri'inde doğdum ... herhangi bir sayının herhangi bir ayının herhangi bir günü'ne dek ... kim bilebilir? ... merhaba

Ana Sayfa | Profilim | Arşiv | Arkadaşlarım


çocukluğum üzerine / ilk apartman, ilk ilişkiler, aile...

Tarih: , 12/1/2008

İlhan Koşan'ın ve Sevgi Kula'nın ilk çocuğu olarak 21 Nisan 1987 saat 00.15'te, Yalova Devlet Hastanesinde doğmuşum.  

 

Annem, çocukluğuma dair pek fazla şey hatırladığımdan şaşkınlıkla bahseder. Hatta hatırladığımı söylediğimi bazı olaylar için "atıyorsun!" ya da "bunu ben anlatmıştım sana!" yorumlarında bulunur. Annemin değerlendirmelerini bir kenara bırakacak olursak, akranlarıma göre çocukluğuma dair çok şey hatırladığımı söyleyebilirim. Bu, çevremdekilerin hafızamı güçlü bulmalarını da destekliyor.

  

Ben çocukluğum ile anlatılanlardan değil, kendi hatırladıklarımdan bahsedeceğim. Şüphesiz anlatacaklarımın bir kısmı, belki de büyük bir kısmı, yanlış anımsadığım ya da hayalperestliğimin bir sonucu olan olaylar olabilir. Ancak bu durum, benim çocukluğumu yine bu şekilde hatırlayacağım ve anlatacağım gerçeğini değiştirmeyecektir. Çünkü asıl yaşananlar, akılda kalanlar ve geleceğe taşınacak olanlardır. 

 

Hatırladığım ilk olay, ( ya da olaylar ) Yalova'daki kiralık oturduğumuz ikinci evimizde geçiyor. Karşılıklı dört katlı iki apartmanın ikincisinin en alt katında oturuyorduk. Altımızda büyükçe bir fırın ve hemen yanında bir bakkal dükkânı vardı. Ev cepheden karşı apartmana bakardı. Tam karşımızda nedenini hiçbir zaman çözmediğim panjurlu bir daire, sokağın öte yakasında İmam Hatip ve Kız Meslek Liseleri sıralanırdı (Yıllar sonra bu iki okulun yanına, adı uzunca bir süre gülmeme neden olan Orgeneral Selahattin Risalet İlköğretim Okulu yapılacaktı.) Bütün bu binaların bulunduğu sokağın adı, okullardan dolayı herhalde, Kültür Caddesi'ydi. 4 yaşıma kadar bu apartmanda yaşadım.

 

Yaşıtlarıma göre çok az da olsa, dışarı çıkıp oynardım. Birlikte oynadığım üç çocuğu hatırlıyorum. Bir tanesi son derece küfürbaz ve sinirliydi, benim boyumda ve kilomdaydı yaklaşık olarak. Bizden iki yaş küçük kız kardeşi vardı ve kapalı bir annesi vardı (O zamanlar türban – başörtüsü tartışmaları yoktu, “kapalı” denirdi örtünenlere. Kız kardeşi de birkaç yıl sonra “kapanacaktı.”). İkinci çocuğun sadece adını hatırlıyorum: Yavuz. Bir de çocuğun babası ile bizim daha sonra taşınacağım evin müteahhidi ahbaptı. Dolayısıyla babam aracılığıyla pek çok kez karşılaştım Yavuz’un babasıyla. Bu iki çocukla sokakta oynadığımızı, sohbet ettiğimizi hatırlıyorum. Üçüncü çocuk ise bizden yaşça ve boyca büyük, bizimle oynayan ama hep tepeden bakan, bir de sürekli sümüğü akan ve burnunu karıştıran esmer bir çocuktu. Çocuktan korkar ve sinir olurdum. Ancak oturduğumuz sitenin en büyük çocuğu olduğu için sesimi çıkaramazdım.

 

Sitede komşuluk ilişkileri, daha sonra oturacağımız apartman ve sitelere göre kat be kat sıcaktı. Daha sonra farkına varacağım bir şekilde, özellikle komşu büyüklerimden saygı görürdüm. Çevremdeki insanlar, özellikle büyükler, bana anne ve babamın yaklaştığına benzer bir şekilde yaklaşırlardı. Özellikle, sinir olduğum uzun boylu çocuğun dedesi beni ne zaman görse yanından hiç ayırmadığı bastonuyla yanıma gelir, halimi hatırımı sorar, kalın çerçeveli gözlükleriyle bana babacan bir şekilde bakar, eğer yanımda annem ya da babam varsa, onlara benim hakkımda iyi şeyler söylerdi. Çevremdeki diğer çocuklara böyle davranıldığı görmediğimden, bu durum hem hoşuma gider hem de şaşırmama neden olurdu. Altımızdaki bakkala ya da fırına gittiğimde de aynı şekilde gülümseme ile karşılanır, güle güle ile uğurlanırdım. Tabi ben de her zaman bu güzel ifadelere, güzellikle karşılık verirdim. Sokakta ne zaman tanıdık bir büyük görsem selam verir, hele o yaşlı amca geçiyorsa yanına gider halini hatırını sorardım. Annem ile babam, bu sitenin en genç sakinlerindendi ve bu durum benim komşularımıza karşı daha saygılı ve efendi davranmama yol açtı.

 

Karşı apartmanda diğer dairelerden farklı olarak çift kat korkuluklu balkonlara sahip bir daire vardı. Bu dairenin sahipleri, diğer insanlardan farklı olarak hiçbir şey anlamadığım ama içinde sürekli Allah kelimesi geçen bir dille konuşurlar ( Arapça ), aynı zamanda bembeyaz ve bol kıyafetler giyerlerdi. Beni en çok şaşırtan özellikleri ise çoğu zaman sokakta çıplak ayakla gezmeleriydi. Bütün bu şaşkınlığım biraz daha büyünce – ilkokul zamanları – geçecekti.

 

Bizim sitede ya da yan apartmanda oturduğunu zannettiğim bir komşumuz daha vardı: Hüseyin amca. Kulak-Burun-Boğaz dalında uzmanlaşmış bir doktordu ve babam yaşlarındaydı. Pek çok kez iş dönüşü babamı balkondan beklerken, ikisinin sokaktan birlikte geldiğini görürdüm. Bir keresinde onları beklerken balkonun korkuluklarına tutunup yukarı adım atınca beni görmüş, uzun yıllar boyu karşılaşmalarımızda bunu hatırlatıp beni “bir daha böyle bir yapmamam” konusunda uyarmıştır. Bu aynı zamanda başkasından işittiğim ilk azardır. Daha sonra geçirdiğim pek çok rahatsızlık nedeniyle muayenehanesine gittim. 3–4 yaşlarındayken olduğum geniz eti ameliyatını o yaptı. Eşiyle birlikte çalışıyorlardı, keza eşi de diş doktoruydu. İki kızı vardı. Küçük olanın ismi Sevil’di. Uzun bir süre aynı okulda okuduk, benden bir yaş büyüktü. Büyük olanın ismini hatırlamıyorum, ama annemin Yalova Lisesi’nde öğrencisi oldu.

 

Babamı ve babamın işten gelişlerini çok severdim. Mutlaka çikolatalı birşeyler alır, eve gelmezden önce balkona fırlatıverirdi, ben de tutmaya çalışırdım. Annem bana “bandiri babişko” diye bir tekerleme öğretmişti. Babamın her gelişinde tempo tutarak bunu söyler, babamın üzerine atlar ve yanaklarında sıkardım. O da beni çok sevdiğim hafif ter kokusuyla öperdi. Mühendisti ve hayatın her ayrıntısına mühendis gibi yaklaşırdı. Çatal kaşık kullanmasından ev dekorasyonuna, bahçe işlerinden tatil planlarına kadar her şeyi titizlikle planlar ve bu planları enfes bir biçimde uygulamaya geçirirdi. Şu ana kadar sahibi olup oturduğumuz 3 evin ortak özellikleri, ilk sahipleri olmamız, iç çizimlerinin babam tarafından yapılmış olması ve babamın yapılış sürecinde bizzat kontrol etmesidir. Hayır, babam müteahhit ya da mimar değildi, ancak işini iyi yapan her insan gibi düzenli ve titizdi. ( Çok sonraları bana lisede mimar olmak istediğini, ancak kimya hocasının desteğiyle kimya mühendisliğini seçtiğini söyledi. ) Düzenli ve titiz oluşu çocukluğum aile yaşantısındaki düzeni ve disiplini de açıklıyor.

 

Babam sadece iyi bir mühendis değil, çevredeki esnaf tarafından sevilen iyi bir komşu ve kentliydi. Boş zamanlarında gittiği yerlere çoğu zaman beni de götürür, insanlarla tanıştırır ve kendisinin neler yaptığını, nelerle uğraştığımı görmemi isterdi. Birkaç kere fabrikaya götürdüğünü, yemekhanede kendisine ait yemeği benimle paylaştığını, tabldotun bir hücresindeki yemeği ikiye ayırıp kendi kısmına kırmızıbiber attığını, sonra bana kırmızıbiberin yanlış konuşan çocukların dudaklarına sürüldüğünü anlattığını unutmuyorum. Belki de bu yüzden babamın hala çalıştığı AKSA ( Akrilik Kimya Sanayi ) fabrikasının kokusunu ve gürültüsünü ta çocukluktan hatırlıyorum. Benzer bir şekilde babamın beni sıkça götürdüğü esnaf arkadaşlarını da unutmuyorum. Yavuz’un babası, babamın ev ya da her türlü yapı işi yaptırırken çalıştığı Ali Demirel amca ve onun oğlu Fikret amca, çocukluğumda çok sık karşılaştığım çevre esnafıydı. Dükkânları bizim evin iki sokak aşağısında, Yalova’nın en büyük caddesi olan Fatih Caddesi üzerindeydi. Dükkânlarına babamla birlikte severek gitmemin nedenlerinden biri de yol üzerindeki bir apartmanın bahçesindeki havyan heykelleriydi. Özellikle kapı girişindeki aslan heykeli ile havada asılı köpekbalığı heykellerini görmek ve onlarla ilgili hayaller kurmak çok hoşuma giderdi. Babam da bunu fark etmiş olacak, hep bununla ilgili masallar anlatırdı bana.

 

Annem, benim ilk öğretmenimdir. Bugün geldiğim noktada borçlu olduğum kişilerin listesinde en üstte yer alıyor. Çocukluğumun mutlak bir disiplin içerisinde, buna rağmen eğlenceli, mutlu ve öğretici geçmesini sağlamıştır. Güler yüzlü ve bana karşı daima hoşgörülü bir kadındı annem. Üniversite mezunu olduğu halde, ben anaokuluna gidebilecek yaşa gelmezden evvel çalışmadı ve evde oturup bana baktı. Pek çok arkadaşıma çocukluğunda bakıcı bakarken, bana annem baktı, benim gibi bir çocuğun sorunlarını çekmek pahasına. Abarttığımı düşünmeyin, benim gibi birini idare etmek ve yanlışlarına katlanmak zordur. Annem bunu, bana her zaman gülücükler saçarak yapmayı başardı. Ergenlik dönemine gelene dek cesareti ve bilgeliğiyle hep yardımcı oldu bana.

 

Annem kuralları olan ve babamdan da titiz bir kadındı. Yemekten önce ve de sonra eller yıkanacaktı. Evde en ufak bir dağınıklık bile söz konusu olamazdı, her şey alındığı yere konulacak ve düzgün bırakılacaktı. Her yemeğin belli bir adabı vardı: Çatal kaşık kullanımı muntazam olacak, yemek yerken ağız kesinlikle şapırdatılmayacaktı. Lokmalar iyice çiğnendikten sonra yutulacak, masaya ya da üzerimize yemek dökülmeyecekti. Bu sıraladıklarımdan biri ya da birkaçı gerçekleşmezse, o zaman benim için sıkıntılı anlar başlıyordu işte: Ağzımı şapırdatıyorsam annem de tam karşısında sesli bir şekilde beni taklit eder; bir şeyi dökersem o unutmadığım bakışlarıyla beni delip geçerdi. Ben her seferinde bir daha yapmamam gerektiğine dair kendime söz verirdim, ancak yine de yapardım işte. Ergenlik dönemimde annem, bütün bunları ona inat yaptığımı düşünmeye başladı.

 

Asla pratik bir çocuk ol(a)madım. Şişman oluşumun da etkisiyle, yavaş hareket eden, hoplayıp zıplama yerine oturan, durgun bir çocuk oldum. Bu durum özellikle günlük hayatta pek çok soruna yol açtı. Annemin arzu ettiği pratikliğe, bir şeyi ararken geniş açıyla bakma ya da hemen bulma kabiliyetine hiçbir zaman ulaşamadım. Ama annem bana, arada kızmasına rağmen katlandı. Çocukluğumda kaybettiğim anneannemin de bunda payı var zannediyorum.

 

Bir çocuğun sahip olabileceği en iyi anne ve babaya sahiptim. İkisi de bana sevgi ama en önemlisi saygı gösterdiler. Yemeğe gittiğimizde 3 kişilik rezervasyon yaptırdılar, bana da servis söylediler. Çocuk muamelesinden çok, yetişkin bir birey muamelesi gördüm ailemden. Bu durum beni daha gerçekçi, saygılı ve davranışları ile yaşıtlarından farklı olduğu rahatça fark edilen bir çocuk yaptı.


çocuk üzerine...

Tarih: , 10/1/2008

"Çocuk" Türkçe bir sözcük ve sözlükte 7 tane karşılığı var: 1- Küçük yaştaki oğlan veya kız; 2- Soy bakımından oğul veya kız, evlat; 3- Bebeklik ile erginlik arasındaki gelişme döneminde bulunan oğlan veya kız, uşak; 4- Genç erkek; 5- (mecaz)  Büyükler arasında daha az yaşlı olan kişi. ; 6- (mecaz)  Büyüklere yakışmayacak biçimde düşüncesizce davranan kimse; 7- (mecaz)  Belli bir işte yeteri kadar deneyimi ve yeteneği olmayan kimse. ( Bu yazıyı yazmaya karar vermezden önce "çocuk" sözcüğünün bu kadar anlama geldiğini bilmiyordum. )

 

"Çocuk" kavramının modern bir tanımlaması 20 Kasım 1989'da Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi ile yapılmış:  "Ulusal yasalarca daha genç bir yaşta reşit sayılma hariç, 18 yaşın altındaki her insan çocuk sayılır." Birleşmiş Milletler (BM)'nin böyle bir tanımlamaya gitme nedeni trajik: Çocukların fiziksel ve psikolojik baskıya maruz kalmaları. ( istismar )

 

... 

 

 BM ve Türk Dil Kurumu (TDK ) 'nın çocuk tanımlamalarını karşılaştırınca, Türk toplumunun çocuğa bakış açısını apaçık görmek mümkün. Düşüncesizliğin ya da acemiliğin çocuklukla bağdaşlaştırılması bizim çocuğa bakış açımızı gözler önüne sermiyor mu? İnsan geleceğinin kutsal bir parçası olan çocuğun küçümseyici deyimlere konu olması ait olduğu toplumun geleceği hakkında da ipuçları veriyor. Çocukluğu düşüncesizlik ve acemilikle özdeşleştirmek, ancak kendi geleceğimizi düşüncesizce ve acemice biçimlendirmek olabilir. Hayal gücü küçümsenen, ifade ettiği etmediği düşünceleri göz ardı edilen, başkalarının yanında yaptığı hareketlerle büyüklerince çoğu kez utanç kaynağı olarak görülen çocuk, ilerisinin çarpıklığını ve tekdüzeliğini simgelemekten öte ne yapabilir?

 

Aileler, dolayısıyla toplumlar, çocuklarına sundukları özgürlük ölçüsünde özgürdür. Yasağa ve yasaklamaya alışmış insanımız, doğal olarak, bunları kendi geleceğine, çocuklarına, yansıtmaktan geri durmuyor. Kişisel ve toplumsal özgürlüklerin farkında olmayan; sınırları başkalarının, hem de en yakınlarının, elleriyle çizilen çocuk, sadece kendisine verilen evrensel bir takma isimle büyüyebiliyor. Sonuç ise iç karartıcı, hazin bir tablo: reşit olma yaşı 18'e kendini ifade etmekten yoksun giren; üçgenin iç açıları toplamı, çarpım tablosu, iki paralel arası mesafe, metanefroz böbrek ve Tanzimat şairleri ekseninde dönelip duran insan yığınları. Bundan sonrası gerçekten bir trajedi: Bir yanda güncel gelişmeleri gereksiz ve sıkıcı bulan, sosyal ortamı televizyon ve magazin üzerine kurulmuş bir gençlik. Öte yanda gençliği ülkenin duruma kayıtsız kalmakla eleştirmeleri ve "ah o eski gençlik" iç geçirmeleriyle ebeveyn - yaşlı grubu.

 

Çocuğun yetiştirilmesi, onun kendini "birey" olarak hissetmesini sağlamakla mümkündür. Çünkü birey, toplumun ve toplumdaki konumunun farkında olan, kendini bu konum içinde değerlendirebilen ve ifade edebilen insandır. Kendini küçük yaştan itibaren birey olarak nitelendiren bir çocuk, kendini ve kendini ifade etmesini öğrenecek ve bu öğrendikleri ile kendi çevresini anlayacak ve tanıyacaktır. Aynı şekilde çevresi de çocuğu ifade ettikleri ile tanıyacak ve toplum çocuğa evrensel konumunun yanında ulusal ya da yerel bir konum biçecektir. Bu hem insanın topluma karşı duyarlılığı açısından önemlidir, hem de toplum kendi geleceğini belirleyecek insana bir kuvvet kazandırmıştır.

  

...

  

"Çocuk", evrensel ya da ulusal bütün tanımlamalardan öte bir anlam taşır. Bu anlamı biçimlendirecek olan ise çocuğu kendisidir. Önemli olan bu biçimlendirmenin bilinçli ve özgür bir ruh ile yapılmasıdır. Çocuk, bilinçli ve özgür bir ruhu hak eden - belki de – evrendeki en saf varlıktır. 

 


pencere / merhaba

Tarih: , 8/1/2008

İnsan, başlangıçtan beri soru sorarak ilerleyen bir organizma. Yazının bulunuşundan aydınlanma devrimine, Amerika’nın keşfinden görelilik yasasına uzanan sonsuz zaman diliminde sorduğu sorularla üretkenliği yakalayan bir canlı. Geleceğe giden yolda ona yön verecek olan da sorduğu sorular, karşısına çıkacak olanlarsa aldığı cevaplar...
 
            Başdöndürücü bir hızla evrilen bugünün dünyasında insan, sorduğu soruların yanıtlarının birer "pencere" olduğunun farkındalığı ölçüsünde özgürdür. Çünkü aldığı her yanıt yeni bir sorunun başlangıcıdır ve sorduğu her soru insanın "özgürleşme bilinci" kazanmasında yepyeni bir penceredir.

            Dünyaya adımımı attığım andan itibaren - farkında olarak ya da ötekisi - sayısız pencere açtım. Bu sayı, bundan sonra açılacak pencerelerin yanında anlamsız kalsa da, iki tanesi ile gelecekten sıyrılacaktır sanıyorum: İlhan Selçuk ve İlhan İrem'in "pencere"leri.

            İlhan Selçuk 1962 yılından beri hergün açtığı pencereleri takipçileri ile paylaşan bir bilge. Yazılarında kullandığı her harf, geçmişten geleceğe doğru işlenen bir ışığın izdüşümü olarak canlanıyor kafamda.

            İlhan İrem yaptığı müzikle bir insanın sonsuz hayatına dair en güzel ipuçlarını veren saf ışığın ölmez dervişi. 1983 çıkışlı "Pencere" isimli albüm, insanın yolculuğundaki en gerçekçi gidiş gelişleri anlatması adına ölümsüzlüğü hak ediyor.

            Dönüp kendi "pencere"me baktığım zaman iki "pencere" ile paralel yol aldığımı görürüm. Çünkü insan "özgürleşme bilinci"ne ulaşma yolculuğunda tek değildir. Bu yolculuğu birlikte duyumsadığım iki aydın-bilge, insanın -şu karanlık günlerde bile- (u)mutlu bir geleceğe yepyeni "pencere"ler açmasına yardımcı oluyor.

Oscar Wilde, "hepimiz bir bataklıkta yaşıyoruz, ama bazılarımız yıldızlara bakıyor." der.

Merhaba...